son haberler

Yol, Yolculuk, Bir Avuç İnsan ve Einstein

Yayınlanma Tarihi: 30 Kasım 2018 okunma

Semra YİĞİT smryigit@gmail.com

“Alıp başımı gitmek. Atsız arabasız/ Alıp başımı düşlerin çıkmazından/ Karışmak taşa toprağa. Yolculuk…” (Rıfat Ilgaz)

Oldum olası severim yolculukları; en çok da otobüs yolculuklarını… Hızla geriye akan manzarayı seyrederken düşüncelere dalmak tadına doyulmaz bir keyiftir benim için. Şimdi yine bir otobüste, komşu iki şehir arasında, o muhteşem manzarayı seyrede seyrede yol alıyorum. Kâh denizin basamak basamak dalgalarıyla kıyıyı dövüşünü kâh kızılın, yeşilin, sarının, kahverenginin çeşitli tonlarına bezenmiş ağaçların geçit törenini nakşediyorum beynime. Hele bir ağaç türü var ki, bu puslu kapalı havanın iyice belirginleştirdiği parıltılı sarı yapraklarıyla adeta bir ışık kümesi. Üstelik çiseleyen bir yağmur da var yer yer bu tabloya eşlik eden.

“Bir kırlangıç bir su birikintisi bir parça gök./ Bir şiirden düşmüş olmalı bunlar./ Böyle diyordu yoldan geçen biri.” (İlhan Berk)

Doğayla haşir neşir olalı beri botanik bilgimin yetersizliğine hayıflanır dururum. Oysa ne kadar çok isterdim her otun, her yaprağın, her ağacın adını bilmeyi… Ancak tanıdığım ağaçlar içinde bence en güzelidir elma ağacı. Siz hiç çiçeklenmiş bir elma ağacı gördünüz mü, baharda?

“Ne zaman yollara düşse biterdi acılar/ Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından” (Ahmet Telli)

Böylesi düşüncelere dalmış giderken birden otobüsün içinden çok yüksek tonlu bir ses yükseliyor. Duymamaya çalışıyor, manzaradan gözümü ayırmıyorum. Oysa ses, dur durak bilmiyor. Şimdi susacak diye beklerken gittikçe yükseliyor. Düşüncelerim bozuluyor. Sesin kaynağını arıyorum merakla. Konuşan, şoförmüş. Aklıma ilk gelen, yıllarca göre göre zihnime kazınmış “Şoförle konuşmak yasaktır” ibaresi oluyor ama… eee, burada konuşan, şoför. Tekrar yola çeviriyorum bakışlarımı. Nasılsa susar, diyorum. Olmuyor, susmuyor. Tılsım bozuldu, artık manzara darmadağın. Şoförün, o çok tatsız, sevimsiz cümleleri beynimi burgu gibi oyuyor. “Benden başka kimse rahatsız olmuyor mu acaba? Keşke biri çıkıp uyarsa” diye geçiriyorum içimden. Iıı-ıh, o da olmuyor, kimse uyarmıyor, şoför susmuyor, sesini dahi alçaltmıyor, aksine konuştukça coşuyor. Sanırsınız o koskoca otobüsün en arka koltuğunda oturana da kendisini duyurmak istiyor. Şoförün sağ tarafında oturan bir kadın yolcu, kendisini telefonla arayana, “Seni duyamıyorum, inince ararım” deyip telefonunu kapatıyor.

Zaman göreceli bir kavram olduğundan ve de saat tutmadığımdan, ölçüsünü tam kestiremediğim bir sürenin sonunda yerimden kalkıp doğruca şoför mahalline yöneliyorum. Biraz sabırsızca, “Beyefendi, biraz alçak sesle konuşur musunuz, lütfen…” diyorum. Şoför, beklemediğim kadar hoşgörülü, anlayışlı ve hiç alınganlık göstermeden, “Aa, tabii hanımefendi” diyor ve ben yerime dönüyorum. Sonrasında gerçekten hep alçak bir sesle sürdürüyor konuşmasını… ama sürdürüyor, hiç susmuyor. Konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor…

Sorun çözüldü… mü? Hayır. Çünkü bu defa, az önce telefonla kendisini arayana, onu duyamadığını söyleyen kadın başlıyor konuşmaya; hem de aynı ses tonuyla ve aynı konuyu sürdürerek, üstelik şoförü de yeniden konuşmaya dahil etmeye çalışarak. Anlaşılan şoförün göstermediği alınganlığı o üstlenmiş. Şoför ise pek konuşmak niyetinde değil. Nezaketen bir iki karşılık verip susuyor. Çabası karşılık bulmayan kadın yerinden kalkıp arka koltuklardan birine oturuyor. Aklımdan hemen, “Kadın acaba gürültü nedeniyle değil de şoförü dinlemek için mi kapatmıştı telefonunu?” düşüncesi geçiyor. Eğer böyleyse bana çok kızmış, çok içerlemiş olmalı. Mümkün mü? Kesinlikle mümkün.

Sonrasında bulduğu herkesle konuşan, ama etrafını rahatsız etmeyecek biçimde konuşan şoförün hiçbir sözünü ayrımsamıyorum; taa ki en son dinleyicisi olan muavinine söylediği ve benim açımdan tipik bir algıda seçicilik örneği oluşturan şu cümlesi gelip beni bulana kadar: “Sen beni bilirsin. Ben konuşmayı çok sevmem zaten.”  İnanır mısınız, hiç şaşırmıyorum; hem de hiç. Öyle kanıksamışım bu tür davranışları…

Sonunda durağıma geliyorum: Tıp Fakültesi Hastanesi. Kayıt işleminin ardından doktorumun yanına çıkıyorum. Beni radyolojiye yönlendiriyor, iniyorum. Servisin önünde bir yığılma var; halbuki tıkır tıkır işlerdi. Neden sonra öğreniyoruz ki “cihazlar bozuk”muş. Öğleden sonraya kalıyoruz. Doktorumu bilgilendiriyorum. “Evet, maalesef iki servis daha çalışamıyor bu yüzden. Bence öğleden sonrayı bekleyin buraya kadar gelmişken… ” diyor.

Epeyce zaman var. Ne yapabilirim?.. En iyisi kitap okumak fakat içerisi havasız ve kalabalık. Hastane kantini derseniz taa dışarılara kadar yayılan yanık yağ kokusu içinde. Yakınlarda oturabileceğim bir kafe ya da pastane türü bir yer de yok. Bahçeye çıkmalı; çıkıyorum. Ağaçların altındaki sıralardan birine oturup açıyorum kitabımı. Bahçe sakin, güneşli. Her şey iyi güzel de hava çok soğuk. Bir süre dayandıktan sonra çaresiz geri dönüyorum.

Bekleme salonundaki televizyondan bir parti yetkilisinin belediye başkan adaylıkları üzerine konuşması yayılıyor. Fakülte öğrencileri, çalışmalarını hocalarına gösterebilmek için bir servisin kapısı önünde bekleşiyorlar. Bense koltuklardan birine oturup Einstein okumaya başlıyorum. Diyor ki:

“Hayatımı aydınlatan ve zaman içinde bana hayatı neşeyle karşılama cesareti veren ideallerim Hakikat, İyilik ve Güzellik’tir. Benzer düşünenlerin desteğinin yanı sıra, bilim ve sanatın asla ulaşılamayacak hedeflerine ulaşma gayreti olmadan hayat bomboş ve anlamsız olurdu. İnsanların mülkiyet, gösteriş ve lüks gibi sıradan hedeflerini her zaman aşağılık buldum.”

Karşımda oturanlardan iki yaşlı kadın aralarında konuşmaya başlıyor. Biri diğerinin telefon kullanabiliyor olmasına oldukça şaşırıyor ve okuma bilip bilmediğini soruyor. Diğeri buna feci şekilde bozuluyor, “Hangi devirde yaşıyoruz, neden bilmeyecekmişim okuma” diye çıkışıyor. Neyse ki  ilk kadının kızı olduğu anlaşılan genç biri araya girip durumu toparlıyor. Bense Einstein okumayı sürdürüyorum:

“İnsanlara yapılacak en büyük hizmet, kendilerini yücelten şeylerle uğraşmalarını sağlamak ve böylece dolaylı olarak kendilerini zenginleştirmelerini mümkün kılmaktır. Bu görev büyük ölçüde önemli sanatçılara ve daha az bir payla da olsa bilim insanlarına düşer.”

Bu arada fakülte öğrencilerinin sohbeti çalınıyor kulağıma. Çok bozuk bir Türkçe kullanıyorlar. Acaba gerçekten konuşmaları mı böyle yoksa komiklik yaptıklarını mı sanıyorlar? Her ikisi de kötü. Teker teker alınıyorlar içeri; biri çıkınca diğeri giriyor hocasının yanına. O hiç sevmediğim “kanka” hitabı dönüp duruyor aralarında. “Napıyonuz, geliyom, gidiyon, yapıyom, alıyon, gutuya goy (kutuya koy)” gibi ifadeler… Yerel halkın bu tarz konuşmasını anlayabiliyorum ama üniversite öğrencilerinin, hem de kendi üniversitelerinde böyle bir dille konuşmalarını yadırgıyorum.

Öğrencilerin aralarındaki konuşma devam ediyor. Bir genç kızın, erkek arkadaşına “Salak, …” diye başlayan cümlesinin ardından onun karşılığı gecikmiyor: “Sus lan, badanacı…” Oysa gencecik, pırıl pırıl insanlar. Bu arada “badanacı” lafına takılıyor, anlamlandıramayıp yanlış duymuş olabileceğime yoruyorum. Ancak sonradan anlıyorum ki kız bir yerleri badanalamış ve bu da onun üzerine bir lakap olarak yapışmış. Tekrar kitabıma dönüyorum.

“Bundan yüzyıl önce üniversitelerimizde gençliği harekete geçiren o ruhu bugünün hâkim ruhuyla bir karşılaştırın. Onlar toplumu iyileştirebileceklerine inanıyorlardı ve her türlü dürüst görüşe saygılıydılar. Tarihimizdeki en önemli kişilerin uğruna savaştığı bir hoşgörüye sahiptiler” diyor Einstein.

İki kız öğrenci konuşarak geçiyor önümden. Biri, “… Sonra dedi ki, kızlar cerrah olmasın” diyor, diğeri “A, aaaa!” diye tepki veriyor ve gülüşerek yollarına devam ediyorlar. Çok geçmeden orta yaşlardaki bir çiftin tartışmasına tanık oluyorum. Kadın, kocasından biraz uzakta ve ayakta. Kadının kalktığı koltuğa bir başkasının oturmasına engel olan kocasını onca insanın önünde, hiçbir sakınca görmeden öyle bir paylıyor ki onun adına ben utanıyorum: “Ayyy, tapu mu aldın lan! Sen manyak mısın! Öyle şey yapma. Benim tansiyonumu çıkarma. Çok kızıyorum böyle şeye.” Adam yan tarafımda; görüş alanımda değil yani. Yüzündeki ifadeyi çok merak ediyorum ama şimdi dönüp bakmak da ayıp olacak. Kadın yeniden konuşmaya başlayınca bunu fırsat bilip gözucuyla adamı inceliyorum. Neyse ki bakışlarımız karşılaşmıyor. O, gözlerini karısına dikmiş, kızgın kızgın bakıyor. Sonrasında da mahcup, kalkıp gidiyor.

Einstein, “Bir insanın toplum için değeri, öncelikle onun düşünce, duygu ve eylemlerinde diğerlerinin iyiliğini ne ölçüde amaçladığına bağlıdır. Ona iyi veya kötü dememizin nedeni bu konudaki tutumuyla ilişkilidir” diyor.

Salona yeni giren bir adam, boş bir koltuğu önce iyice üfleyip sonra oturuyor; böyle bir yerde, sabahtan beri onlarca kişinin oturup kalktığı koltukta toz olabilirmiş gibi. Ve genç bir anne, altı yedi yaşlarındaki oğluyla konuşuyor: “Sana artık diş fırçası almamız lazım. Doktor öyle söyledi.” İşte buna çok şaşırıyorum ve kafamı hiç çekinmeden kaldırıp, bu zamanda, -Anadolu’nun ücra bir köşesinde değil bir büyük şehirde- bu yaşına kadar çocuğuna diş fırçası almayı akıl edememiş bir anne nasıl biridir, diye merakla kadının yüzüne bakıyorum. İnsan kederleniyor.

Hep doğayı seyredecek değiliz ya, toplumsal manzaramız da işte böyle.

Elbette kimseyi yermek, kınamak değil amacım. Sadece, artık çok bıkkınlık veren çirkinliklerden, cehaletin kendinden çok memnun arsızlığından son derece rahatsız olduğumu belirtmek istiyorum ve biraz da seviye bekliyorum; özellikle eğitimli insanlardan… Genç ya da yaşlı, haklı ya da haksız, insanların birbirlerine karşı bu denli terbiyeden, saygıdan, nezaketten, incelikten yoksun davranışlarına tanık olmak bile insana kendisini yeterince kötü hissettiriyor. Gerçekten çok yazık.

Muayeneye daha zaman var. En iyisi yine kitabıma döneyim ve son sözü Einstein’a bırakayım:

“Ben her zaman tek başıma olmayı tercih ettim; kendimi hiçbir zaman ülkeme, evime, arkadaşlarıma ve hatta aileme bile tam olarak ait hissetmedim. Tüm bu ilişkilerden ısrarla uzak durma isteğim hiç azalmadı ve yalnızlık ihtiyacım her geçen yıl daha da arttı.” (Benim Gözümden Dünya, Albert Einstein, Alfa-Bilim)

Siz de yorum yapın, görüşlerinizi belirtin.

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları.

Hüzün, Melankoli ve Şiir

12 Aralık 2017 okunma
Son zamanlarda bir garip hüzün dalgası arada bir yoklayıp duruyor beni. Bu da neyin nesi? Nereden çıktı şimdi bu hüzün? Tüm olumsuzluklara rağmen kendimi bile hayrete düşürecek kadar umut dolu değil miyim ben?.. Françoise Sagan’ın bir çırpıda okunuveren o... Devamını Oku

Bir Şenay Varmış… Meğer Hayalmiş

10 Mayıs 2017 okunma
“Nedir acelesi ecelin? Daha bitmeden yaşama sevincim.” (Halide Edip Adıvar) Benim dünyalar güzeli melek kardeşim, senin hakkında yazacağım nereden gelsin aklıma. İnsan bu kadar iyi, bu kadar güzel, bu kadar hayat dolu olur da, hiç bu kadar yakın durur mu... Devamını Oku

Özlem

1 Aralık 2016 okunma
En yakıcı duygulardan biridir özlem. Kimi için sıla, kimi için sevgili; kimine göre çocuk, kimine göre ana-baba-kardeştir. Şarkılar onu söyler, şiirler onu haykırır. Özlemi yazar öyküler, tablolar onu resmeder. Özlem değer vermektir, sevmektir özünde.... Devamını Oku

Hayatın İçinden

15 Nisan 2016 okunma
Mevsimler her ne kadar eskisi gibi olmasa da yine de geliyor bahar, yine de geliyor yaz. Doğa yeniden canlanıyor ve kuşlar bir başka ötüyor bu mevsimlerde. Fındık bahçelerinde dolanırken “Yine yeşillendi fındık dalları” türküsünü hatırlarım hep. Fındık... Devamını Oku

Sahi, Öğretmenlere Ne Oldu Böyle?..

3 Mart 2016 okunma
Belediye hoparlörünün tiz, gıcırtılı sesi ortalığı kaplıyor. Kadın görevli, bir konferansın anonsunu yapıyor: “Ahir Zamanda Kadın konulu konferans bugün…” Doğru mu duydum acaba? Ahir zamanda mı dedi? Neyse ki anons ikinci kez tekrarlanıyor. Pür... Devamını Oku

Arkadaşımın Mektubuna Cevap (3)

10 Şubat 2016 okunma
10 Şubat 2016 Canım Arkadaşım, Biliyorum, cevabım epeyce gecikti. Fırsat bulup yazamadım bir türlü. Kusura bakma n’olur. Yazın ortalarına doğru almışım son mektubunu. Okullar tatildeyken yani. Kıskançlık konusunda kalmışız. Düşüncelerine katılıyorum... Devamını Oku

Biri Bana Bunları Açıklayabilir mi?..

7 Ocak 2016 okunma
Karın bembeyaz aydınlığı salonun her tarafına yayılıyor. En kuytu köşeler bile ışık içinde. Yumuşacık, lapa lapa yağan karı seyrediyorum camdan. Uzun zamandır bu kadar yoğun bir kar yağışı görmemiştim. Kalınlığı en az elli santimetreyi buldu.... Devamını Oku

Arkadaşımdan Mektup Var (3)

9 Temmuz 2015 okunma
Sevgili Semra, Her şey yolunda mı, iyi miyim, kötü müyüm, inan ki ben de bilmiyorum. Hayatım birden bire değişti. Şahin yurtdışına gidiyor… gitmek zorunda. Aniden ortaya çıkan bu duruma uyum sağlayamadım henüz. Duygularım bir o yana bir bu yana gidip... Devamını Oku

Gerçekleştirmek ve Emin Olmak

2 Temmuz 2015 okunma
Türkçede uzun bir süre, bir ‘gerçekleştirmek’ furyası aldı başını yürüdü. Artık hiçbir şeyi ‘yapmıyor’ ‘gerçekleştiriyor’duk; artık hiçbir şey ‘meydana gelmiyor’, ‘olmuyor’ ‘gerçekleşiyor’du. Sanki Türkçeden ‘yapmak’,... Devamını Oku

Çay Bahçesinde Bir Masa

25 Haziran 2015 okunma
Biraz güneş açtı ya gerisi ne gam… Deniz kıyısında bir çay bahçesine kadar uzuyor yolum. Uygun bir yer seçip denize nazır oturuyorum. Azıcık etrafı seyrettikten sonra kitabımı açıp okumaya başlıyorum. Böyle deniz kıyısındaki okumaları çok seviyorum... Devamını Oku